logo


29 Aralık 2017

Yılmaz Vural: Tayyip bey bize öl dese ölürüz

Teknik direktör Yılmaz Vural, canlı yayında Habertürk televizyonunda konuk olduğu programda önemli açıklamalar yaptı.

Türk futbolunun renkli simalarından biri olan teknik direktör Yılmaz Vural, Galatasaray’da Igor Tudor’un ayrılığından sonra kendisine teklif gelip gelmediği konusuna da yanıt verdi. “Tudor gönderilince Galatasaray’da direkt yönetimden olmasa bile çok yakın insanlar aradı ve yönetim kurulunun yarısına yakını seni Galatasaray’da istiyor dediler” yanıtını verdi. Yılmaz Vural, Fatih Terim’in gelişiyle ilgili olarak ise, “Biz bunu Çarşamba konuştuk. Cuma günü Fatih hoca geldi. Bir yere birilerini getirirken bir takım dengeler vardır. Çünkü Fatih hoca Galatasaray’ın bir ismidir. Dolayısıyla orada 4 tane arka arkaya şampiyonluğu var, UEFA şampiyonluğu var. Şöyle bir isim var ortada. Bakın o geldikten sonra Galatasaray’da olaylar bir anda duruldu. Fatih Terim’in Galatasaray’a gelişi iyi oldu.” değerlendirmesinde bulundu.

“TAYYİP BEY İLE RIDVAN ABİ KARDEŞ GİBİ”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la ikili ilişkilerinin de çok iyi olduğunu, dile getiren Vural ‘Biz Tayyip beyi çok severiz. Siyasi görüşümüz aynıdır farklıdır o farklı dava. Ama Tayyip bey bu özel ilişkiden dolayı bize öl dese ölürüz’ ifadelerini kullandı. Rıdvan Dilmen’in Cumhurbaşkanı Tayyip Erdığan için yaptığı “Parkasız Deniz Gezmiş” nitelemesine de değinen Vural, “Rıdvan’ın söylediklerini ben çok iyi anlıyorum çünkü onu iyi tanıyorum. Tayyip Bey ile Rıdvan abi kardeş gibidir. Söylediği şeylerde duygusal tarafı vardır. Ben o kadar vahim bulmuyorum. Onun söylediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum” dedi.

Yılmaz Vural büyük takımlarda çalışıp çalışmayacağı yönündeki soruya, “Ben onların yerinde olsam getiririm. Galatasaray stadına bu hafta maça gittim. Tribünlerin 3’de 2’si resim çektirdi. Beşiktaş ve Fenerbahçe statlarında da aynı şekilde. İnsanlar sempatik ve sevgi dolu bakıyor bana” yanıtını verdi.

Yılmaz Vural, çok sayıda takımı çalıştırması ile ilgili olarak da ”33 yılda 33 takım çalıştırdım. Bu başarı mı başarısızlık mı değil, Türkiye’nin kepazeliği…” açıklaması yaptı.

Teknik direktör Yılmaz Vural, Habertürk TV’de ekrana gelen Kübra Par’ın hazırlayıp sunduğu ‘Açık ve Net’ programına konuk oldu.Yılmaz Vural’ın sorulara verdiği yanıtlar şöyle:

Yeni yazdığınız kitabınızdan hangi bölümler çıkarıldı?

”Her işin bir kendi akışı vardır. Kitabımızda bazı bilinmeyenlerden bahsettik. Kitapta ne vardı ve ne çıkardılar onları anlatırsak sen de avukatlık durumlara düşersin. Ben özgür biriyim. Özgürlük pahalı bir oyuncak. Bu yüzden çok yüksek noktalara ulaşamıyorsun. Bir basamak daha atlarken birinin daha sizi itmesi lazım. Ben o itecek parmağı bulamadım. Bu konuda yaralı değilim. Allah ömür verdiği müddetçe bir ekonomiye sahibim. Kimseye bağlılığım yok. Bu dünyada kalıcı değilim. Modası geçmeyen tek giysi var o da kefen.”

Peki, Yılmaz Vural bugüne dek kendi yeteneklerinin karşılığını bulamadı mı?

”Tabii ki böyle düşünüyorum çünkü öyle olmasa böyle konuşmam. Ben işçi çocuğuyum. Kendi imkanlarımla yurt dışına gittim. Öğretim görevlisi oldum. Bu beni kesmedi ve daha da iyi şeyler yapayım dedim. Dünyada bu iş en iyi nerede yapılıyor diye araştırırken ‘Almanya’ dediler ve ben de oraya gittim. Bu kitapta onları yazdım. Her şeyi anlattım. Başarıya ulaşmak için kendimden neler verdiğimi de bu kitapta anlattım.”

9 Hafta kala Göztepe’nin başına geldiniz ama ardından yollar ayrıldı. Neler oldu da o süreç böyle sona erdi?

”Sırf Göztepe değil ben 33 tane takımla çalıştım. Hepsinde sorun aynı. Futbolu yönetenlerin yönetme sebepleri ya siyasi ya ticarı kaygılar barındırıyor. Bu yüzden olmuyor. Göztepe ile oturduk ve bana ‘şartların neler hocam?’ dediler. Bana sakın ‘hocamız şartlarımızı kabul etmedi kurnazlığını yapmayın’ dedim. Onlar da bana senin şartlarını öğrenelim dediler. O günden sonra bir daha benimle konuşmadılar. Bana o dönemde ‘inanın sizin gibi hocayla çalışmadım’ dedi. Bana ardından ‘sizin popülariteniz takımın önüne geçiyor’ dedi. Bana ‘neden büyük takımlarla çalışmadığınızı anladım’ dedi. Sportif düşünen bir başkan şöyle düşünür. Bir hocanın popülaritesinin yüksek olması takıma bir şey kazandırıyorsa; ben ondan mutlu olurum. Bu kadar imkansızlıklar içerisinde takımı bir yere getirdiyse; daha ne istiyorsunuz?”

Şu ana kadar birçok takımın başında sizi gördük. Sizce bu sayının bu kadar yüksek olması başarı mı başarısızlık mı?

”33 yılda 33 takım çalıştırdım. Bu başarı mı başarısızlık mı değil, Türkiye’nin kepazeliği… Şu anda çalışmıyorum. Güzel bir şey mi benim adıma? Bir takımı lige çıkardınız ama işsizsiniz. Peki kriter nedir? Hırsız mıyım ben? Para mı çaldım? Toplumun tasvip etmediği bir işin içinde miyim? İnsan kendini değerlendirirken objektif olmayabilir ama ben iyi bir insanım. Beni herkes seviyor. Ben kötü bir insan olsam beni kimse sevmez. Nereye gitsem insanlar saygı ve sevgi gösteriyor. Toplumun gözünde bazı şeyleri başardığınız için size bu sevgiyi gösteriyorlar. Sorun şu; 1986’dan bu yana futbolun içindeyim. Bana kimse komisyon aldı vb. şeyler söyleyemez. Eleştirdikleri konu, ‘Hoca şovmen, hoca takla atıyor’ diyor. İşin hep magazinsel boyutundan gidiyor olay. Ürettiğim hiç bir şeye bakan olmuyor. Milli takım mevzu bahis oluyor, ‘neden Yılmaz hoca gelmiyor?’ diye sosyal medyada herkes konuşuyor. BAL’dan bile bana çok teklif geliyor. Bu halkın teveccühü… İnsanın kendi kendisini yorumlaması hoş olmaz. ‘Ben çok başarılıyım’ diye bir ifade kullanamam. Kimin ne kadar başarılı olduğuna onlar karar verir.”

Ferguson, Terim ve dahası… Hep sert ve otoriter isimler gibi duruyorlar ama siz günün sonunda hep ‘tatlı insan’ olarak anılıyorsunuz. Bu durumdan hoşnut musunuz?

”Futbol nedir? Bir eğlence değil mi? Hafta sonu iki üç saatini harcamak için gitmiyor musun oraya? İnsanlar da oraya gösteriye gidiyor. Bu işin eğlence boyutu var. Benim Almanya’da aldığım eğitim bu. Biz kavga etmeye gitmiyoruz ki oraya… Yıllar önce çocukluğum aklıma geliyor. Babam beni maçlara götürürdü. Taraftarla iç içeydik. Galatasaray amigosunun ismi ‘Karıncaezmez Şevki’ydi. İsme bak! Şiddet içermiyor. Birbirlerini kızdırmak için ‘Bir baba indi’ tezahüratı yapıyorlardı. Espriler, şakalar… Futbol buydu. Benim kadar otoriter antrenörler tabii ki vardır. O yaptığım hareketler otoriter olmadığım anlamına mı gelir? Çalıştığım hiçbir takımda disiplinsizlik olmaz. Çok kart görmez. Sezonun son antrenmanını bile ciddiyetle yaptırırım. Otoriteyi siz şekil olarak mı görüyorsunuz? Mesela Fatih Terim’i programına çağır gelecek mi acaba? İnşallah gelir. Seninle konuşurkenki kişiliğim farklıdır. Beni bu halimle değerlendiriyorsun. Sanıyorsun ki mesleğimde de aynı Yılmaz Vural’ım. Bir kere burada hata yapıyorsunuz. Bir meslek icra ederken, kişisel karakterinle iş karakterin aynı mı? Değildir tabi. Seninle birlikte olduğumda sana burnu havada bir insan gibi davranırsam o zaman daha mı değerli olurum?”

Türkiye’de kulüp başkanlarının diktası olduğuna inanıyor musunuz?

”Sistem şuna döndü. 1986 yıllarında kulüp başkanları, kentin zengin ve varlıklı insanlarına zorla verilirdi. Futboldan anlamayan, ilgilenmeyen insanlar vardı. O dönem kulüp başkanları ne sözleşme yaparsa; ona biat edilirdi. Evini satar, size söz verdiği paraları öderlerdi. Sözleri o dönemki başkanların senetti. TV gelirleri başladı derken bir anda özerkleştik ve kulüp başkanlığı tipi değişti. Siyasi ve ticari anlamda bir yere varmak hedefiyle o koltuklara gelinmeye başlandı. Bu hala şiddetle devam ediyor. Bu işi doğru yapanlar bunun dışında ama çok az sayıdalar. Bakan ve milletvekili olmak isteyenler bu işlere giriyor. Popülarite istiyorlar. İhale almak için başkan oluyorlar. Dolayısıyla para kazanmak isteyenler kulüp başkanlığı yapıyor. Bu hala da devam ediyor. Doğru yapanlar ve sportif bakanları hepimiz biliyoruz. Bunlar kimler? İsim vermek doğru olmaz… Bizim alem hepsini tanır.”

”Göksel Gümüşdağ ile çalışmak isterim”

Evet var. Göksel Gümüşdağ ile çok çalışmak isterim. Abdullah Avcı’nın yerinde olmak isterdim. Abdullah Hoca yeri geldi 11 maç kaybetti ama görevden alınmadı. Orada herkes kendi görevini yapıyor. Ne yaparsa yapsın, karışmıyorlar. Oyuncular da bunu biliyor. Başakşehir’in başarısını buna bağlıyorum. Bir anda buralara gelmediler. İsim değiştirdi ve geçmişi çok eskiye dayanıyor. O günden bugüne Abdullah Avcı ile Göksel Bey çok başarılı gidiyor. Her şeyi Abdullah Avcı’ya teslim etmiş. İdari boyutu onda, saha içi Abdullah Hoca’da… Altyapısı müthiş, stadyumları çok iyi ve çok önemli oyuncular alıyorlar. Durup dururken başarı ortaya çıkmıyor. Oradaki model Türkiye’nin modeli oluyor.

Görev yaptığınız takımların başında herhangi bir siyasiden telefon aldınız mı?

”Benim tarzımı bildikleri için beni kimse aramıyor. Beni niye arasınlar ki? Siyasetçi gitmeden sizi arasın ki size yardımcı olsun. Bakana gidersin, ‘böyle bir derdim var’ dersiniz, o isimler size ‘hayır’ demez. Memnun olarak bu işi yapıyoruz demiyorlar ama olay öyle bir boyuta geldi ki; artık bir siyasiyi aramadan iş bulamaz hale geldiniz. Bu oldum olası bu ülkenin derdi. Antrenörler anlamında da bu duruma geldik. Eskiden bizi de ararlardı. ‘Bize hoca tavsiye et’ diye alt liglerden de ararlardı. Başkasını tavsiye etmeyi sevmem. Futbolu bilmiyor muyuz da başkasının tavsiyesine bakıyoruz? Siyasetçinin sizden ricasını kırmanız mümkün değil. Hoca değişiminin altında yatan sebep budur. Türkiye’de her konu tartışılır. Futbolda bir süreç yaşadık. Durup dururken olmadı. Sürecin içinde herkes var. Tapeler biraz kurgu diye ortaya çıktı ama sonuç olarak her şey yalan değil. Kitabımda her şeyi anlattım. Benim kimseden bir çekincem yok. Çünkü benim kimseye bir borcum yok. Bazı şeyleri açıklığa kavuşturmam hoş olmaz. Beni dolduruşa getirme. O kadar da değil. ‘Sen de kendi mesleğindeki bazı şeyleri söyle’ desem, dobra dobra söylemezsin. Ben siyasetçi değilim. Spor adamıyım. Her şeyi söyledim. Daha ne söyleyeyim sana? Beni ömür boyu işsiz bırakacak şeyler mi söylememi istiyorsunuz. Sistem eleştiren herkesin adı ‘Devrimci’ye çıkar. Devrimci olan insanların sonu felaketle bitmiştir. Sonradan herkes kıymetini anlar. Gidersiniz mezar başında onu kutlarsınız ama iş işten geçer. Devrimcileri ya asarlar ya da sonu felaketle biter. Bir şeyin değişimini, insanların katkısı ve etkisi olsun diye yaparsanız, o insanlar samimiyetle bunu algılarsa ve yapmak isterler ayrı. Er veya geç her yanlış düzelmek zorundadır. Sürece bırakırsanız; çok zaman kaybedersiniz. Türkiye’nin sıkıntısı bu. Kendi uzmanlaştığımız konularda doğruları söylersek ve uygulayıcılar bunu daha çabuk uygularsa bu zaman kaybı olmaz. Biz çok zaman kaybederek ilerliyoruz. Türkiye’nin en büyük derdi bu.”

Özellikle referandum döneminde tribünlerde yapılan siyasete sıkça şahit olduk. Futbolda ve tribünlerde siyaset olması doğru mu?

”Şimdi futbolu siz spor diye görmeyin. Futbol sosyal bir olaydır. Dünyada hangi sosyal bir olay farklı siyasi görüşleri ve farklı sosyal sınıfları bir araya getirebilir? Bakın, stadyumlara girin, sağcısı solcusu, siyahı beyazı her şey var. Mahşer yeri gibi orası… Bir takım için hiç bir araya gelmeyecek insanlar bir araya gelir ve o takımı destekler. Zaten orası siyasi bir yer. Bir düşünce için… Bu oyunun çok birleştirici bir yapısı vardır. Bu işe spor diye bakmayın. Siyasal anlamda bakarsanız; Çarşı grubunun bir tepkisi oldu. Gezi sürecindeki tepkisi olmadı. Çünkü siyaseti oraya sokarsanız bu iş farklı boyuta gider. Orada sayısı farklı bir kitle var. 50 bin kişinin siyasi bir şeyi desteklediğini düşünebiliyor musunuz? Hoş olmaz o. Futbol kötü kullanıldığında kötü bir silah olur. O yüzden ben bu işin spor boyutunda kalsın istiyorum. Eğlence boyutu ön plana çıksın istiyorum. Oyuncularıma bunları söylerken; sosyal bir görev ortaya getiriyorsunuz. Toplumun psikolojisini dengeliyorsunuz. İnsanlar psikolojik yapılarını dengelemek için stadyumlara geliyorlar. Biz seçilmiş ve çok özel insanlarız. Siz kendinizi çok önemli görün. Çünkü hayatınızın bir bölümünü ve gençliğinizi feda ediyorsunuz, size statü atlatıyorlar ama ömrümüzün büyük bölümünde diğer gençler ne yapıyorsa siz yapamıyorsunuz. O arenada kazanacaksınız ki size taraf olan insanlar mutlu olsun. Hatırlayın, Dünya Kupası’nda 3. olduk, havada bizi jetler karşıladı. Saatlerce havalimanından gelemedik. Orada başı örtülüsü, başı açığı… Herkes oradaydı. ‘Türkiye Türkiye’ diye sesler vardı. Herkes bir araya geldi ve bütünleşti. Futbol ayrıştırıcı olamaz.”

”Sporcu siyasetin içinde olamaz”

”Sporcu siyasetin içinde olamaz. Biz herkesin Yılmaz Vural’ıyız… Sporcular da herkesin sporcusu. Sağ, sol veya başkası, bu işlerin içinde sporcular olamaz. Takımlarda sağ-sol çatışması olmaz. Buna bizler zaten müsaade etmeyiz. Siyaseti takımın dışında yapacaksın. Bir tane oyum var, giderim oyumu atarım kimse buna karışamaz. Futbol takımları çok politize olmuş değiller. Antrenörlerin bu konuda siyasallaştığı olmaz. Tabii ki herkesin inanışı ve siyasi görüşü var ve buna saygı duymak lazım. Fakat biz onu takım içine sokarsak iş farklı boyuta geliyor. Herkes sizin gibi düşünmüyor ki…”

”Iğdır’a gittim ve belediye başkanıyla konuştum. Bana dedi ki…”

”Tüm belediye başkanları görevden alındı. Biz de Iğdır’a gittik. Iğdır’daki başkanla buluştuk ve ona ‘seni unuttular herhalde’ dedim. Bir espri yaptım. Sana bir şey soracağım dedim. ‘Allah aşkına neler oluyor?’ dedim. Siyasi görüşü olan insanları yakından tanıyorsun dedim. ‘Hocam 40 bin kişi öldü. Dağda da hep silahlı insanlar oluyor ve bu sayılar hiç düşmüyor’ dedi. ‘Bizim yapacağımız bir şey var’ dedi. ‘Sporla bu işi çözebiliriz. Bu gençliği dağa çıkmayacak hale getirmemiz lazım, yeni sahalar yapalım, bu çocukları spor anlamında bir mesleki boyuta getirelim, yapacak hiçbir şeyleri yok’ dedi. Sporun ne kadar önemli olduğunu onun dikte etmesi beni o kadar mutlu etti ki anlatamam…”

”Tayyip Bey’i çok severiz”

”Bakın biz, Tayyip Bey’i çok severiz. Spor camiası için kendisi bir idoldür. Çünkü bizden birisi. Tayyip Bey de bizden birisi ve futbola çok önemli katkıları var. Bizim onunla tanışmışlığımız, başbakan ve cumhurbaşkanlığı döneminden değil ki… Amatör sporculuğundan gelir. Futbolun kısıtlı imkanlarla nasıl oynandığını bilen birisi. Bizleri çok sever. Aram onunla çok iyidir. Sağ olsun, her dönemde ve nerede görürse görsün, bana sarılır ve beni öper.”

Peki, politik olarak Cumhurbaşkanı’na yakın mısınız?

”O benim kendi sorunum. Siyasi görüşümü hiçbir yerde açıklamadım. Hiçbir yerde de açıklamam. Türkiye’nin sorunu bu. Hangi takımı ve partiyi tuttuğumu karım bile bilmiyor. Türkiye buna hazır değil. Türkiye sizi maalesef bir taraf haline getiri ve size karşı olanları da karşınıza getirir. Her şeyi çok açık konuşursanız; ülkenin yarısını karşınıza alırsınız. Hele bizim yaptığımız iş! Sağ, sol herkes bu işin içinde. Rıdvan da bu işin içinde. Tayyip Bey’in de çok sevdiği bir isim. Tayyip Bey’in de siyasi hayati dışında önemli bir hayatı var. Bizimle konuşurken çok mutlu olduğunu biz de biliyoruz. Bize bazen ‘Gelin bu işin içinde olun, ihtiyacım var size’ dediği olmuştur. Bizim siyasi görüşümüz aynıdır, farklıdır farklı dava. Rıdvan bunu seslendirince bir sürü insan ona karşı oldu. Herkes ‘Sen spor adamısın niye bu işlere giriyorsun?’ dediler.”

”Tayyip bey ‘öl’ desin, ölürüz”

”Bize Tayyip Bey ‘öl’ dese ölürüz’ biz. Yanlış anlamayın. Bizim insani boyutumuzdan bahsediyorum. Kendi düşüncene karşı düşünen biriyle arkadaşlığın yok mu? Bizim dostluğumuz bu seviyededir. Siz özel kalemden randevu alır, görüşemezsiniz ama biz bir telefonla onunla görüşürüz, yeri gelir ‘geyik muhabbeti’ yaparız. Bu işler siyasileşince olmuyor. Farklı boyuta giriyor.”

”Rıdvan Dilmen ile Tayyip Bey, abi-kardeş gibidir”

”Sol taraf dedi ‘Sen ne yapıyorsun kardeşim?’, Sağ taraf ‘Teröristi ona benzetiyorsun’ dediler. Ülke sistemiyle oynamak riskli bir iştir. Deniz Gezmiş bunu başaramadı, Tayyip Bey bunu başardı. Çok önemli bir adım attı. Deniz Gezmiş bu konuda başarılı olamadı. Onun değiştirme çabası yetmedi ve sonu iyi olmadı. Tayyip Bey öyle değil. Sistemle uğraşmak çok riskli bir iştir. Nasıl ben futbol sistemiyle çok uğraşıyorsam ayı şey. Bizimki küçük bir yara. Onlarınki farklı bir boyut. Cesaret ister. Devrimci yapıya herkes sahip olamaz. İnanılmaz bir risk taşır. Pozitif veya negatiftir, olay başka. Rıdvan’ın söylediklerini ben çok iyi anlıyorum çünkü onu iyi tanıyorum. Tayyip Bey ile Rıdvan abi kardeş gibidir. Söylediği şeylerde duygusal tarafı vardır. Ben o kadar vahim bulmuyorum. Onun söylediklerinin ne anlama geldiğini çok iyi biliyorum.”

”Zamanında FETÖ’ye karışan sporcularımı çok uyardım”

”Ömer Çatkıç 17 yaşındayken benim talebemdi. Onu ilk oynatanlardan birisi de benim. Ömer de böyle bir sıkıntı içinde. Hakan Şükür ona keza. Artık ‘vatan haini’ konumuna geldi. Ve maalesef, bir sürü oyuncu arkadaşımız o dönemlerde bu oluşumun içinde oldukları için şu anda önemli sıkıntılar yaşıyorlar. Tabii tercihleri buydu. Hakan Şükür’ün oyuncu olmasının başlangıcıyımdır. Sakarya’da basketbol oynarken, onu alıp Bursaspor’a götürdüm. Hakan Şükür 10-15 yıl Türk futbolunu taşıdı. Allahı var. Onun tercihi onu bu duruma düşürdü. O zamanlarda onu uyardık. ‘Sen Hakan Şükür’sün’ dedim. Vatan haini oldu. Sokaklara ismi verilmişti. Her şeyi silindi. Gittin Amerika’lara… Ben hayatım boyunca sıra dışı olmaya çalıştım. Kimsenin beni idare etmesini istemem. Herkesin bir derdi var. Türkiye’de yönetmek çok zor. Yöneten konumundaysanız, Türkiye’de sıkıntı yaşarsınız. Bir ülkeyi idare ederken, ceza ve ödül çok önemlidir. Ceza veriyorsunuz, adam caymıyor, ödül veriyorsunuz adam ikna olmuyor. Yanlış yapılıyor. Bize de geldiler. Takımı çalıştırıyorum, takımı yukarı çıkardım. Beni gönderdiler, benden sonra benim yerime gelen hoca, FETÖ tarafından getirildi. Bunu biliyorum. ‘Himmet’ adı verilen para karşılığında göreve getirildi. Güç neredeyse insanlar oraya gitmeyi sever.”

Peki, gücün yanında olmadığınız için mi kaybettiniz?

”Yılmaz Vural değil herkes kaybeder. Gücün yanında olmazsanız hepiniz kaybedersiniz. Güç de ister ki ‘herkes benim yanımda olsun’. Eğer gücün yanında olmaya ikna olduysanız o konu ayrı ama sırf gücün yanında olmak için gücün yanında olursanız iş başka. Onlar her zaman kaybeder.”

”Sözleşmelerime ‘büyüklerden teklif gelirse ayrılırım’ maddesi ekliyorum ama…”

”Metin Aşık döneminde bir yönetici beni aradı. Trabzonspor’la finali kaybettik, hoca işi olmadı. Ali Şen ile anlaştık, sabaha kadar takımın hocasıydım ama daha sonra olmadı. Hep der bana ‘Yılmaz Vural’ı takıma getirememek beni çok üzüyor’ der. Sözleşmelere, ‘Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ve Milli Takım’dan teklif gelirse ayrılırım’ diyorum. Kimse de bana ‘hayır’ demiyor çünkü oralara gelemeyeceğimi biliyorlar. Kendimle barışık bir insanım. Hedef biter mi? Hiç bir şeyi kabullenmem. Zeki Müren hep derdi, ‘Allah benim canımı sahnede alsın’ öyle de oldu. Allah benim canımı sahada alsın’ çok seviyorum orayı.”

”Aziz Yıldırım gitmezse; onu o görevden kimse alamaz”

”Ali Koç ile uzun senelere bir tanışıklığım vardır. Aziz Bey’le de öyle. Bizim Cezmi’yle okula gidiyorlardı. Cezmi geldi bana ‘Ali Koç seninle tanışmak istiyor’ dedi. 20’li yaşlarda bir insanken bana, ‘Hocam tek idealim Fenerbahçe’nin başkanı olmak’ demişti. Öyle bir Fenerbahçeli ki çok istiyordu. Artık şartlar onu oraya doğru götüryor ama Aziz Bey oradan gitmeyi istemezse onu kimse görevden götüremez. Çünkü bu halkın seçtiği bir yer değil. Bu bir delegasyon olayı. Ali Koç, Aziz Yıldırım’ı mümkün değil götüremez. Aziz Bey diyecek ki, ‘Tamam ben yoruldum, Ali göreve gel’ o zaman olur. Fenerbahçe’de iki adaylı bir seçim olmaz. Aziz Yıldırım da böyle demez. Çünkü onun hayatı burası.” (Cumhuriyet)

Etiketler: » » » » » »

Share
#

SENDE YORUM YAZ

5+10 = ?