logo

TARİHİN OĞLU SİNAN İLE ZAMANIN KIZI MİHRİMAH’IN HİKÂYESİ


Mehmet Ali Seyyidoğlu
maliseyyidoglu@yagmurhaber.com

yeni-resim

Tarihin oğulları ve zamanın kızları vardır, her biri başka biçimde nakşetmiştir kendini zamanın içine… Kimi cihan, kimi gönül sultanı, kimi âşık, kimi aşkın sultanı, kimi cenk etmiş şiir yazarcasına, kimi şiir yazmış cenklerin ortasında, kimi taşlara işlemiş aşkını, kimi çöllerde bırakmış aklını… Taşların sultanı, mimarların şahı Mimar Sinan gibi kimi göğün yüzüne yazmış adını…

Osmanlı İmparatorluğunun en parlak dönemlerinin sultanı Kanuni’nin tahtta olduğu yıllardı. Bilenler bilir, Osmanlının en büyük fetihleri bu dönemde gerçekleşmiştir. Yine o seferlerden biri olan Kara Boğdan seferi dönüşüydü. Kocaman bir düşman ordusunu yer ile yeksan eden Sultan Süleyman Han’ın ordusu aciz kalmıştı yollarına çıkan Prut nehri karşısında. Dönemin Mimarbaşı olan Acem Ali, orduyu nehrin karşısına geçirebileceği bir köprü inşa etmek için aylarca uğraşmış ama bir türlü başarılı olamamıştı. Yapılan her köprü, yarısına geldiğinde büyük bir gürültüyle darmadağın olup tüm emekler heba oluyordu. Bu da yetmezmiş gibi orduda büyük bir moral kaybına sebebiyet veriyordu. Homurdanmalar, şikâyetler başlamıştı, hatta orduda bir kısım asker Prut’un orduya mezar olacağını söylüyordu. Ve bu durum elbette Cihan Sultanının da canını sıkıyor, bundan dolayı Veziriazam Lütfi Paşa’yı huzuruna çağırıp malumat alıyor ve hatta deyim yerindeyse onu kalayladığı da oluyordu.

Hünkâr çadırı dâhil, nehrin civarı çadırlarla çevrilmişti neredeyse. Bu çadırların içinde henüz on altısında bir taze gonca olan Mihrimah’ın çadırı da vardı. Bir gece, sıkıldığı için nehrin kenarında dolaşmaya çıkmıştı Mihrimah. O gece, Dülgerbaşı Sinan da inmişti nehrin kenarına. O gece, işte o gece hiç tanımadığı, daha evvel karşılaşmadığı Mihrimah’ı gördü; bir çift göze, bir taze tene, aşkın çok yakıştığı bir ruha meftun oldu o an…

Birkaç gece peş peşe çıkıp aradı o gözlerin sahibini ama karşılaşamadı tekrar, göremediği her gün, daha mutsuzlaşmaya başladı hayat onun için. Çok sonra Lütfi Paşa’dan öğrendi Mihrimah’ın kim olduğunu. Öğrendikten sonra da ona yakınlaşmak, takdirini ve aşkını kazanmak için ne yapabileceğini düşündü durdu. Bir gün yine bu düşünce ile dövüşürken içinde, nehrin kenarında dolanıyordu. Mimarbaşı Acem Ali’nin köprüyü yaparken nerede hata yaptığını bulmaya çalışıyordu. Çünkü o güzel yüzün gülmesini, o ruhun kederden ve umutsuzluktan kurtulmasını istiyor ve sevilmek istiyordu her âşık gibi…

Tam da bu düşünce esnasında buldu yapılan hatayı ve hızla çadırına döndü. Büyük bir sevinçle çizimler yapmaya başladı. Günlerce, gecelerce uğraştı aklında kurduğu köprünün planını kâğıda dökmek için ve bitirir bitirmez içinden taşan bir sabırsızlıkla Lütfi Paşa’nın çadırına gitti. Kapıda nöbet tutan askere Paşa ile görüşmek istediğini söyledi ama görüşemedi.

Sinan büyük bir sükut-u hayalle geri döndü çadırına. Birkaç sefer daha benzer denemeler yaptıktan sonra nihayet görüşebildi. Paşa,Neden görüşmek istediğini sorunca, elindeki planı da göstererek bir çırpıda söyleyiverdi köprüyü yapmaya talip olduğunu; en can alıcı şeyi en sonunda söyleyerek: “On üç günde bitirip teslim edeceğim köprüyü.”

Bu durumu tebessümle karşıladı Veziriazam. Aylardır yapılamayan köprüyü nasıl on üç günde bitireceğini sordu şaşkınlıkla ve dedi ki “ Ya deli,ya âşık olmak lazım bunu başarabilmek için.”

Deli değildi belki ama âşıktı Koca Sinan ve öyle bir kuvveti ki aşk, olmazı olur, imkânsızı imkânlı kılabiliyordu. Ki imkânın sınırları imkânsızı denemeden bilinemezdi. Aşk için bunu denemeye, gerekirse serinden vazgeçmeye de değerdi.

Biraz duraksadıktan sonra, Acem seferi dönüşünde Van gölüne takılan orduyu karşıya geçiren köprüyü de Sinan’ın inşa ettiğini hatırlattı O’na aklı… Sonra durumu Sultan Süleyman’a iletti Lütfi Paşa.

mihrimahlar1

 

Padişah ikisini de çağırdı huzura. Zamanın kızı Mihrimah da çadırdaydı ve ilk kez göz göze geldi tarihin oğlu Sinan, aşkı için kendinden geçtiği goncayla… Sinan, büyük bir soğukkanlılık ve özgüvenle her sorusuna cevap verdi Sultan’ın. Bir ara kendini tutamayıp, Acem seferinde orduyu karşıya geçiren köprüyü de Sinan’ın inşa ettiğini hatırlattı Mihrimah babasına.

Velhasıl icazet verince Hünkâr, hemen başladı Dülgerbaşı Sinan köprüyü yapmaya; yapamazsa kellesinden olacağını bilerek. Yaptı yaptı yaptı yaptı ama bir türlü köprünün yıkılma sesi gelmiyordu Acem Ali’nin kulağına, kahrından yatağa düştü Mimarbaşı ve tam on üçüncü günde bitti köprü. Ordu geçti karşıya, aşılmazı aştı aşk bir kez daha…

Kahrından, ölüm meleğinin peşine takılarak çekip gitti Acem Ali öte âleme… Hummalı bir arayış başladı yeni Mimarbaşını seçmek için. Sinan’ı önerdi Lütfi Paşa Padişaha, divan toplantısının yapıldığı gün seçildi Dülgerbaşı Sinan Başmimarlığa…

Artık Başmimardı Sinan, bir adım daha yaklaşmıştı Mihrimah’a, en azından saraya her gittiğinde karşılaşacaktı Onunla… Tamam, kır saçları ve sakallarıyla daha yaşlıcaydı ama yaşı olur muydu ki aşkın, üstelik aralarındaki tek engel bu da değildi, Mihri vardı bir de Kara Boğdan seferinden kısa süre önce evlendiği karısı – yol arkadaşı Mihri vardı… Bu durum hepten yoruyordu Sinaeddin Yusuf – Abdülmennanoğlu Sinan’ın kalbini.

Daha kötü olan on yedisine yaklaşmaktaydı Mihrimah ve bu bir gelenekti on yedisinde evlendirilirdi Devlet-i Aliye’nin Sultanları. Gözüne uyku girmiyordu bu yüzden. En sonunda tüm cesaretini toplayıp kızına talip olduğunu iletti Sultan Süleyman’a. Ama başka bir aday daha vardı; Diyarbekir Eyaletinin Beylerbey’i Rüstem Paşa. Üstelik Padişah’ın gözbebeği Haseki Hürrem Sultan onu destekliyordu.

Hatta bir gün Mimarbaşını görmek istediğinden huzuruna çağırtmış ve açıkça bu sevdadan vazgeçmesini söylemişti. Sinan aşkından vazgeçmeyeceğini söyleyince açıkça ölümle tehdit etmişti. Başım üstüne demişti Sinan aşka ve aşığa yakışır bir edayla, başım üstüne ölüm… İşi zordu yani Sinan’ın.

Karısı Mihri ile de arası açılmıştı zaten, kulağına çalınınca bu durum, iğne ipliğe dönmüştü Mihri. Aynı evde birbirini görmeyen iki yabancı gibiydiler artık, Şen kahkahaları çekip gitmişti.

Padişah da, Bitli Rüstem Paşa’yı seçmişti damatlığa, hepten yıkılmıştı Sinan. Günden güne erimeye başlamıştı o koca adam. Artık sadece çalışıyordu, kendini işine vermişti, neredeyse eve hiç gelmiyordu. Yaptığı camilerin, külliyelerin, hanların, hamamların inşaatında sabahlıyordu çoğu zaman. O sıralarda karar verdi taşları aşkı ile şekillendirmeye. Öyle bir şey yapmalıydı ki zamanın gücü yetememeliydi bu aşkı silmeye.

Tam da bu sıralarda Padişah, bir gün huzuruna çağırarak Koca Sinan’ı, kızı Mihramah’ın adına bir cami yapmasını istedi. İşte dedi Sinan kendine, aşkını kazanmak, aşkın takdirini almak, aşkının zamanları aşması için bir şans.

Coşkuyla dönüp, camiyi nerede yapacağına dair araştırmalar yapmaya başladı. Derken Üsküdar’da başladı Mihrimah Sultan Camisinin inşaatı. Şekillendirdiği her taşta aşkı görüyor, aşkla yontuyordu, hem beşeri hem ilahi aşka yürüyordu taşlar cami kılığında… Velhasıl bitirdi camiyi mimarların şahı, açılış günü geldi çattı, tekmili oradaydı Devlet-i Aliye’nin, camiye bakan Mihrimah’ı görüyordu. Resmen uzun etek giymiş bir kadın silüeti gibi inşa edilmişti cami ve bu kadın Mihrimah’tan başkası değildi.

Herkesin hayran kaldığı cami için, bir kez bile yüzüne bakıp teşekkür etmedi Sinan’a gönlünün sultanı. Bir tebessüm de yeterdi üzgün kalbini şenlendirmeye lakin onu bile esirgedi Mihrimah O’ndan.

Çaresiz sustu Sinan, ezaya uğramış her âşık gibi sustu, o sustukça elleriyle şekillendirdiği taşlar konuşmaya başladı. Sonra dedi ki eski bir dostuna “Rüstem’i sadece tarihi okuyanlar bilecek ama Mihrimah’ı ve Sinan’ı dünya var oldukça unutmayacak hiç kimse ve birimizin adını anan ötekinin adını anmayı ihmal edemeyecek…”

uskudarmihrimah2

Bu kararla düştü yola eski dostunu da yanına alarak. Bir cami daha yapacaktı Mihrimah için kendi parasıyla. Araştırdı araştırdı ve Üsküdar’da yaptığı caminin tam karşısında bir tepe, o zamanlar ıssız bir ormanlık olan Edirnekapı’yı seçti yeni yapacağı cami için. Sür’atle başladı ustaları da alarak yanına. Her gün haddinden fazla çalışıyordu camiyi planladığı zamanda bitirmek için. Duvarları, kubbesi derken, planladığı gün olan 21 Marta birkaç gün kala bitirdi tek minareli mütevazı camiyi. Sıra gönlünün sultanını 21 Martta camiye davet etmeye gelmişti. Ama hayat bu ya, tam da bu sıralarda ölüm alıp gitmişti yeri – göğü titreten Hürrem Sultan’ı yanına… Bu durumda nasıl davet edebilirdi ki Mihrimah’ı. Etmedi de zaten. Sinan, artık zamanının çoğunu Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camisinde geçiriyordu. Günler günleri kovalıyordu, haftalar, aylar geçiyordu.

Bir gün sarayda ruhu sıkılan Mihrimah, tebdil-i kıyafetle çıktı çarşıya, kalabalıkta büyük bir koşturmayla yürüyen Sinan’ı gördü gözleri. Nereye gittiğini merak ederek düştü peşine, sapa yollardan geçti ve vardı Sinan peşindekinden habersiz Edirnekapı’daki camiye.

Takvim 21 Mart’ı gösteriyordu. Gökyüzüne baktı Mihrimah ve ağlamaya başladı. O da neydi? İki caminin minarelerinin arasından baktığında adının anlamı olan ay ve güneş yan yana duruyordu gökyüzünde, adını gökyüzüne yazmıştı Sinan Mihrimah’ın, gönlünde olanı göğe nakşetmişti adeta.

Ne yaptım dedi Mihrimah kendine, böylesi bir aşkı, böyle bir aşığı nasıl kaybettim, nasıl kör ve sağır oldu bu aşka karşı ruhum – gönlüm? Zaten Rüstem’le de anlaşamıyordu. O gece cami de sabahladı. Ertesi gün tekrar baktı ama göremedi gökte adını. Gün aşırı camiye gitmeye başlamıştı artık. Tam bir yıl sonra 21 Mart geldiğinde yanıldığını kendine kanıtlamak istercesine, tekrar baktı iki minare arasından gökyüzüne ama olmadı, adı oradaydı, gökyüzünde; güneş ve ay birlikteydi işte.

Hayatının son günlerine kadar pişmanlığını iliklerine doldurup, adeta ikinci evi sayarak camiye hep gitti Mihrimah.
Tarihin oğlu Sinan, zamanın kızı Mihrimah’a yaşarken kavuşamamıştı belki ama; Sinan’ın da dehasıyla Yaradan, ay’ı ve güneşi memur etmişti bu aşka…

 

Share
#

SENDE YORUM YAZ

1+1 = ?

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • YAŞAM BOYU GÜZEL BİR CİLT

    09 Temmuz 2015 Köşe Yazıları

    Unutmayın ki güzel bir cilt için, doğuştan getirdiğiniz iyi genlerin yanı sıra kendinize iyi bakmanız da gerekiyor. Cilt bakım teknikleri ve ürünleri yaşlara göre değişiklik göstermekte. 20'li, 30'lu, 40'lı, 50 ve üstü yaşlarda uygulayacağınız basit tekniklerle yaşınıza göre güzel görünmeniz mümkün. Yaşamın kaliteli olabilmesi için beslenmenin de kaliteli olması gereklidir. Bu nedenle kişilerin doğru beslenme sistemlerini yaşamlarına adapte etmeleri önemlidir. Yaş dönemlerine göre beslenmeyi ayarlamak hem birçok hastalığın önlenmesine ...
  • KOKULAR VE ETKİLERİ

    25 Mart 2015 Köşe Yazıları

    Bitkiler ilham, konsantrasyon, çalışmak için zindelik, dinlenmek, uyumak ya da hayal kurmak için doğru ambiansı yaratarak ruh halimizi etkilerler. Farklı bitkisel yağlar farklı enerji türleri yaydıkları için ihtiyaç duyacağınız titreşim ve enerjiye göre belirli bir yağ ya da yağ karışımı kullanabilirsiniz. Kokular ve Etkileri Konsantrasyon için; Limon, fesleğen, limon otu, okaliptüs, kişniş, laden. Mutluluk için; Portakal, gül, yasemin, kişniş, zencefil, ıtır. Kabullenmek için; Servi, ölmez otu, melisa. Kızgınlığa karşı; Paçul...
  • GÖĞÜS BAKIMI HAKKINDA HERŞEY

    21 Mart 2015 Köşe Yazıları

    Göğüslerin sarkmış olup olmadığını anlamanın çok basit bir yolu vardır: bir göğsün altına kalem yerleştirilir, kalem düşmeden duruyorsa göğüs sarkmış anlamına gelir! Göğüsler de nemlendirici bir kremle beslenmelidir. Ama kesinlikle masaj yapıl­mamalıdır, zira göğüsler çok duyarlıdırlar. Besleyici kremi bolca ve yumuşak, dairesel hareketlerle aşağıdan yukarıya doğru sürmek gerekir Göğüslerin diriliğinde kilonun da rolü vardır. Çok fazla zayıflama göğüslerin sarkmasına neden olur. Ayrıca sık sık şişmanlayıp zayıflama göğüs kaslarının gevşey...
  • KOKUNUN PSİKOLOJİK ETKİSİ

    16 Mart 2015 Köşe Yazıları

    Tarih boyunca kokuların insan üzerindeki etkileri incelenmiş ve çeşitli hastalıkların iyileştirilmesinde kullanılmıştır. Evrimsel olarak bakıldığında koku, duyularımız içerisinde en ilkel ancak en önemli olanıdır. Ceninde koklama sistemine ait hücreler beyin hücrelerinden daha önce gelişirler ve koku alma sinirleri vücutta yenilenen tek sinir hücreleridir. İlkel çağlarda hayatta kalabilmemiz için duyu organlarımızı maksimum seviyede kullanmamız gerekiyordu. O dönemlerde tehlikeleri farketmede çok önemli olan koku günümüzde önemini yitirmesin...